21 Temmuz 2017 Cuma

Jane Austen Öldü Mü, Issız Acun Kaldı Mı, İmdi Yürek Yırtılır :)

Jane Austen...kadın-erkek arasındaki ilişkileri, aile bağlarını, sosyal düzeni cesur bir kalemle ele alan, yine de döneminde taktir göremeyip değeri ölümünden sonra anlaşılan bir yazar. Hatta değeri sonradan öyle çok anlaşılmış ki kendisinin yazdığı kitaplar basılmakla kalmamış, kitaplarını temel alan başka başka eserler (uyarlamalar/adaptasyonlar) yazılmış; yetmemiş eserleri ve adaptasyonları beyaz perdeye de uyarlanmış. 18 Temmuz yazarın 200. ölüm yıl dönümüydü ve bu vesileyle yazar özellikle İngiltere'de çeşitli etkinliklerle anıldı. Gerçekleştirilen etkinliklere göz atmak isterseniz, etkinlik listesi (İngilizcesi) için TIK TIK...

Kitaplarını (ve uyarlanmış filmlerini) çok sevdiğim yazarı ben de anmazsam hatırı kalırdı :) Bu yüzden geçtiğimiz hafta boyunca Jane Austen'la ilgili kitaplar, dergiler, DVD'ler döküldü ortaya. 

Öncelikle şunu belirteyim, Sabit Fikir dergisinin Temmuz sayısının kapak ve ana dosyası sevgili yazarımıza ayrılmış. Hemen bir tane edindim ve keyifle okudum. Siz de bir J.A. (yazar buradan itibaren J.A. olarak anılacaktır :)) fanı iseniz bu sayıyı kaçırmayın derim.

Gelelim en'lere:

En sevdiğim J.A. kitabı: Kendi yazdıkları arasında Gurur ve Önyargı (Pride and Prejudice). Aşk ve Gurur başlığıyla da görebilirsiniz.
En sevdiğim J.A. temalı kitap: Jane Austen Kitap Kulübü (Filmi de oldukça eğlenceli.)
En sevdiğim J.A. filmi: Pride and Prejudice (Fragman için TIK TIK. / Bride and Prejudice (Bollywood uyarlaması; fragman için TIK TIK / Becoming Jane (Fragman için TIK TIK.)


En sevdiğim J.A. karakterleri:
Kadın: Elizabeth Bennet
Erkek: Fitzwilliam Darcy (Nam-ı diğer Mr. Darcy)

Siz de bu hafta sona ermeden sevgili Jane'i anmak için raftan bir film ya da DVD çekin ve keyifli bir kaç saat geçirin :)

Daha uzun yazmak isterdim ama ayırmam gereken bir kardeş kavgası baş gösterdi :D

Herkese keyifli okumalar...

Boş Defter

20 Temmuz 2017 Perşembe

Amanın Da Amanın Kim Gelmiş?! (Kitap Alışverişi)

Kitap kargolarını makasla açabilecek kadar sabırlı olan insanlara hep hayranlık duymuşumdur. Zira ben kargo içeri kabul edilir edilmez saldırıp kutuyu parçalayanlardanım :) Tutarlılığı bozmamak adına dün gelen kargo kolisini de fotoğrafta görüldüğü gibi (ve sanki içinde hangi kitaplar olduğunu bilmiyormuşum gibi) parçalayarak açtım. Kitapkolikler bilir, ilk açılma anındaki heyecan ve mutluluk ikilisini en baba sporlarda (bungee-jumping olsun, paraşüt atlama olsun) bile tadamazsınız!

Okuyacağım kitapları genellikle online sipariş ediyorum ama arada mağazalardan da aldığım olmuyor değil. Nisan ayından bu yana gerek mağaza indirimlerini yakaladığımdan, gerekse kitap dostlarından ödünç aldığımdan okunmayı bekleyen bir kulem vardı. Temmuz başında bu kuleyi eritmeyi başardığım için yeni bir kitap siparişi ile kendimi ödüllendirdim ve böylece eritecek yeni bir dağım oldu :D

Kitap siparişi verirken genelde aynı tür şeyler almamaya çalışıyorum. Çocuk gelişimi, kişisel gelişim, roman, vb. gibi ortaya karışık bir seçki oluşturuyorum. Farklı ülke edebiyatlarına yer vermeyi de seviyorum. Şu aralar Japon edebiyatı (Murakami sağolsun) favorim! O halde lafı fazla uzatmadan neler almışım bir göz atalım...

1) Doğadaki Son Çocuk (Bu kitabın bir ara baskısı tükenmişti. Yeniden mevcut olduğunu görünce hemen aldım. Okuyan herkes 'muhakkak okumalısın' demişti çünkü, siz ne dersiniz?
2) Yokyer (Neil Gaiman merak ettiğim bir yazar. Tanışma vakti gelmişti! Pişman olur muyum acaba?)
3) Animal Trieste (Monika Maron'un daha önce Acayip Bir Başlangıç kitabını okumuş ve çok sevmiştim. Bunun üzerine yazarın diğer kitaplarını da almaya karar verdim. Benim için ikinci bir Alejandro Zambra vakası olabilir. Zira onun kitaplarına da tutulmuş ve hepsini edinmiştim.)
4) Yaşamak (Bu kitap hakkında hiçbir bilgim yok. Ig'de, kitapçılarda gördüğüm ve arka kapak yazısını bile okumadan benim olmasını istediğim bir kitap. Bazen okumak da riskli olabilir ;)
5) Basit ve Mutlu Yaşam (Bu aralar sadeleşme (decluttering), minimalizm gibi kavramlar çokça ilgilimi çekiyor. Kitap kapağının şirinliği de eklenince sepete giriverdi. Ama bu kitap hakkında çok olumlu yorumlar okudum. Umarım beklentilerimi karşılar.)
6) Karanlıktan Sonra (Tabii ki her alışveriş sepetimin olmazsa olmazı Murakami. Şu an en sevdiğim yazarlar arasında. Okumadığım 2-3 kitabı kaldı zaten. Onları da alınca külliyat tamamlanacak. Yalnız yazarın yazma hızı benim okuma hızımın epeyce üzerinde, yetişmekte zorlanıyorum :D
7) Seyit Onbaşı (Bu çocuklara Türk tarihindeki belli başlı kahramanları anlatan bir dizi aslında. Bu kitabı yeğenim için aldım. Okulda Seyit Onbaşı'nın adını duymuş ve her nedense takılıp kaldı. Sürekli ondan bahsedip duruyor. Belki biraz daha detay öğrenirse kafası rahat eder diye düşündüm :)) Elbette kitabı vermeden önce ikizlerle okuduk. Sıkça yapılmış tekrarlar haricinde çocuklara tarih anlatırken faydalı olabilir. )

Bu arada kitapları 15 tl'lik indirim kuponum olduğu için bu ay D&R'dan sipariş ettim, böylece 7 kitap çok uyguna gelmiş oldu. İçlerinde okuduğunuz varsa yorum isterim. Siz son zamanlarda hangi kitapları aldınız paylaşırsanız sevinir, hatta aklıma yatanları not alırım ;)

Bol kitaplı günler...

Boş Defter

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Canavarın Çağrısı ~ Korku ve Hüzün Bir Arada


Çok uzun bir aradan sonra yeniden merhaba! Aslında niyetim yıllar önce unutulmuş (3 yıl kadar olmuş) blog'uma şöyle bir bakıp çıkmaktı. Ama o da ne?! Sayfayı açar açmaz bir bakmışım yeni bir yazı giriyorum :) Özleyenler parmak kaldırsın o halde :))

Her ne kadar vakitsizlikten ya da tembellikten blog aleminden uzak kalsam da, instagramda bir şekilde sürdürülebilirlik sağladık sanırım. İkizlerle birlikte yaptığımız etkinlikleri, gezdiğimiz yerleri, okuduğumuz kitapları, oynadığımız oyunları fırsat buldukça ig'de paylaşmaya çalışıyorum. Takipçi dostlar ne der, ne düşünür bilemem ama ig benim için güzel anların kaydını tuttuğum bir nevi günlük oldu.

Eee hadi o zaman dün akşam bitirdiğim bir kitap yorumuyla açılışı yapalım, ne dersiniz? Hazırsanız kesiyorum kurdeleyi :D Sevgili Esra tanıştırdı beni Canavarın Çağrısı (A Monster Calls) kitabıyla. Tanıştırmakla kalmadı, okumam için ödünç de verdi. Tudem Yayınları'ndan çıkan kitap edebiyat türü olarak roman başlığı altında sınıflandırılmış. Roman türü olarak da korku-gerilim kategorisinde. Ancak Patrick Ness tarafından yazılan bu kitabı okurken korkmak yerine hüznün dibine vuracağınız ve hatta kitabın sonlarına doğru gözyaşlarınızı tutamayacağınız garanti (yani bende böyle oldu)! Spoiler verip de okuma keyfinizi bozmak istemem ama arka kapak yazısına şöyle bir göz atarsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılır sanırım...


Kitapta en sevdiğim satırlar şunlar oldu: "Yaşam kelimelerle yazılmaz...Eylemlerle yazılır. Ne düşündüğün önemli değil, ne yaptığın önemli." 

Kitabın güzel yanları: Kalbe dokunan bir hikaye;sürükleyici, yalın bir dil, konusuyla uyumlu siyah-beyaz (ürpertici) çizimler.
Kitabın kötü yanları: Tek sorun baskı şeklindeydi sanırım. Kitap o kadar ağır ki çantada taşımak pek olası değil. Hatta okurken kucağıma koyduğumda bile rahatsız etti. Ama gülü seven dikenine katlanır diyor ve bu ufak ayrıntıyı görmezden gelebiliyoruz :D

Kitabın fiyatı hakkında da bilgi vereyim. Kitap mağazalarda 33 TL, online mağazalardan ise 22,95 TL gibi daha indirimli bir fiyata bulabilirsiniz.

Bu yazıyı girmek için sahip olduğum 15 dakikanın sonuna gelmiş bulunuyorum :)) Gitmeden kitabın filme de uyarlandığını söyleyeyim. Fragmanına göz atmak isterseniz  TIK TIK ...

Herkese bol kitaplı günler diliyorum.

Boş Defter

27 Haziran 2014 Cuma

Sabır Taşı Çat Etti!


Dört yıllık çocuklu hayatımda edindiğim yegane tecrübelerden biri de (ki kendisi anneler için büyük değer taşır) çocukların 'sabır' denen kavramdan bihaber olmasıdır. Mesela kek istiyorsa hemen pişirilecek (sizin o esnada banyoyu ya da mutfağı ovuyor olmanız onun derdi değil) ya da dans etmek istiyorsa hemen edecek (o anda bir AVM'nin orta yerinde olsanız bile!). Bunlar küçük örnekler; bir de ikiz literatüründe (bunu ben uydurdum, boşuna araştırmayın) sabır taşı olan anneyi bile çatlatan örnekler var ki sormayın gitsin!

Yaz tatili geldi çattı dedik ya önceki yazılarda, boş geçirmek olmaz tabi bu dönemi. Ayaklarımızı bi' tuzlu suya sokalım, kızgın kumlardan serin sulara atlayalım, Temmuz güneşini tenimizde hissedelim, sahil boyunca turlayıp haşlanmış mısır yiyelim, değil mi ama?! Bu vesileyle biz yaz tatili programımızı yapıp uçak biletlerimizi aldık. Yanı sıra büyük bir de hata yaptık: 'Bilgisayarda na'pıyosun babacım?' diye soran ikizlere boş bulunup, 'Babaannelere gidecez ya oğlum, uçak bileti alıyorum' yanıtını verdik!Sonrası tam bir kaos, kısır döngü, denizci düğümü, dipsiz bir kuyu!

O anda herhangi bir tepki vermeyen ikizler daha sonra sırayla yanıma gelerek hünerlerini sergilemeye başlamıştı bile. Fırtına öncesi sessizliğe bürünen evimiz, 13. Cuma'yı aratmayacak korkulara gebeydi, ancak ben bunların tümünden henüz bihaberdim :) Önce ilk doğan usulca yanaştı yanıma:

"Anne babaannemlere ne zaman gidecez?"
"Daha var oğlum, çok sonra."
"Ne kadar sonra? Dün mü?"
"Hayır oğlum, dün geçti artık, bir kaç gün sonra"
"Şimdi mi yani? Hemen mi?
"Hayır oğlum, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz, bir sürü yatcaz kalkcaz, işte o zaman."
"Yatcaz kalkcaz hooop ordayız mı anne?"
"Sen benden gizli Gülşen mi dinliyosun?"
"Gülşen kim anne? O da mı bizimle gelecek?"
"Yok be oğlum. Hadi boş ver sen. Ben sana haber veririm giderken."
"Şimdi mi?"
"Hayır annecim. Uçak saati geldiğinde ben seni giydirip götürürüm. Daha çok var, tamam mı canım?"
"Nasıl çok var?"

Sonrası benim için bir muamma. En son kulaklarımın uğuldadığını, gözümün önünde lekeler uçuştuğunu ve bir nevi çarpıntı geçirdiğimi hatırlıyorum. Ha bir de diyaloğun 'komşu komşu, inci boncuk, inek içti...' şeklinde devam ettiğini.

Bu tarz olaylar eminim her annenin başına gelmiştir. Benim farkım (burada ben ile ikiz annelerini kastediyorum) bunu iki kere yaşama kaderimiz; çünkü bu acı diyaloğun 1 dakika sonrasında ikinci doğan ikiz yanıma yaklaşarak kaderin ördüğü ağlara bir ilmek de o attı :)

Demem o ki, siz siz olun sabırsız yavruları vakitsiz bilgilerle donatmayın. Aksi halde gençliğinizin baharı erkenden solar, otobüste/uçakta/takside/metrobüste "komşu komşu, inek içti, dağa kaçtı" diye sayıklar durursunuz alimallah.

Not 1: Henüz tatile çıkmadık...
Not 2: Evet her gün, sabah-öğlen-akşam babaannemlere ne zaman gidiyoruz diye sormaktalar :)


26 Haziran 2014 Perşembe

Bugün Uyumayacak mıyız Anne?

Havalar ısındı, balkonlar temizlendi, çiçekler sulanarak gerekli renk ve koku aranjmanı yapıldı, kapı-pencere gibi açılabilecek her yer açılıp sıcak yaz güneşinden azami miktarda istifade edildi, sokaklar tıka basa çocuk doldu  ve gök kubbe bir o kadar çocuk sesiyle yankılandı, dantelini kapan komşu hanımlar beton dökülmüş her bir kapı eşiği ve merdiven basamaklarını istila etti, su tabancaları, can simitleri, kolluklar tozlu baza altlarından çıkarıldı, küçük gelen mayolar bir kenara ayrılırken diyet telaşı her bir yüzücüyü sardı - kısacası - bizim buralara yaz geldi!

Güneşin erken doğmasıyla birlikte bizim evde de yataktan çıkma saati 09.00'dan 7.30-08.00 zaman dilimine çekildi. Ben daha çapaklı gözlerimi açıp nerede olduğumu anlamaya çalışırken ikizler çoktan yataktan çıkmış ve "hadi kahvaltı hazırla anne" nidalarıyla odama doluşmuş oluyorlar. Ayaklarımı sürüye sürüye tuvalet-mutfak-yemek masası üçgeninde 1 saat geçirdikten sonra herkesi doyurmayı başarıyorum. Öğlen saati çok sıcak olduğundan oyun saatimi park yerine balkonda geçiriyoruz, parka ise akşam saatlerinde çıkmayı tercih ediyoruz. Buraya kadar her şey iyi güzel. Sıradan bir çocuklu ev rutini kıvamında. Ancak 4 yaşına girdiğimiz bu yıl daha önce karşılaşmadığımız bir sorunla karşılaştım: ÖĞLEN UYUMAYALIM ANNE, LÜTTTFEEEEN!

Ama bu nasıl olur? İkizlerin öğlen uykusu benim yıllık iznim gibi, Alaçatı tatilim gibi, Aquapark eğlence merkezim gibi, olmazsa olmazım yani. O bir buçuk saatlik hem kısıtlı hem de sonsuz süre zarfına bir anne neler neler sığdırır...Karnını doyurur, akşam yemeklerini pişirir, ütüsünü yapar, uzanır kitap okur. Alllaaahhh Maldivler'de bir haftalık tatil hediye etseler vallahi de billahi de o süreye değişmem!!

Bu hafta bir gün baktım ki gerçekten uykuları yok, "hadi bi' deneyelim" dedim.

İlk gün normal saatinden 2 saat sonra ikizlerden biri uykum geldi diye sızlanmaya başladı. Bu sefer geç uyudu, geç kalktı, gece de haliyle geç yattı.

İkinci gün biri uyudu, biri uyumadı. Uyumayan uyuyanı rahatsız etti. Bana da dünyamı dar etti.

Üçüncü gün ikisi de uyumadı lakin akşam 19.00-20.00 civarında ağlamalar, feryat figanlar, yerde yuvarlanmalar, T.V.'ye sarmalar, ne ararsanız. Dünyam karardı.

Dördüncü gün baktım ki ben benlikten ikizler de insanlıktan çıkıyor, "siz daha olmamışsınız" diyerek her bir yavruyu yuvasına geri yolladım. Hissettiğim huzur paha biçilemez...

İkizlerle bu haftaki deneyimim, "ilkokul yıllarına kadar öğlen uykusunu kaldırmayı düşünmüyorum" dedirtecek kadar ileri safhadaydı :)




28 Şubat 2014 Cuma

Çocuklarınıza Düzen Kavramını Öğretiyor musunuz?


Hiç bir zaman böyle ak patiskalar serecek, havlu kenarlarına akça danteller gerecek, halıları ağarana kadar silecek titizlikte bir kadın olmadım. Maalesef ya da iyi ki içimde böyle bir kız çocuğu hiç olmadı. Bu noktada titizlik ve temizlik kavramını ayıralım ama. Her daim temiz ve düzenli oldum. Özellikle düzenime çok düşkünümdür. Mesela ikizlerimden önce DVD'ler alfabetik sıraya göre düzenlenir, kitaplar yazar adlarına göre gruplandırılır, giysilerim renklerine göre asılır, makyaj malzemelerim türüne göre kutulanırdı. İkizlerden sonra durum değişti tabii, düzen kavramı hayatımdan tamamen çıkıp gitti. Yatarken ayağıma giyeceğim pijamamı bile bulamaz oldum. Geçtim makyaj malzemelerimi tarak yüzü dahi görmedim. Yeni anne olacakların morali bozulmasın sakın. Bu geçici bir durumdu. Çocuklar büyüdükçe düzenimiz de yavaş yavaş geri gelmeye başladı. Tabii bu düzen o düzen değildi artık; yani düzen kavramı yeni bir boyut kazanmıştı. Örneğin kitaplar yırtılmadan, karalanmadan raflarda bir şekilde duruyorsa, DVD'ler üst üste yığılı bir şekilde dolabın içindeyse, giysileriniz yatak altlarında ya  da koltuk arkalarına atılmamışsa bu çok düzenli bir insansınız demektir :)

Durum her ne olursa olsun evdeki mevcut düzeni her daim çocuklarıma da geçirmeye çabalıyorum. Mesela her gün kahvaltı sonrasında sırayla odaların toplanacağını, oyuncakların türlerine göre oyuncak kutularına ayrılacağını, yataklarının açık bırakılmayacağını, ortadaki giysilerin kirliler ve temizler diye ayrılacağını biliyorlar. Hatta yer yer iş bölümü yapıyoruz. Ben yemek yaparken onlar çatal bıçakları diziyor, ben çamaşırları katlıyorum onlar dolaplarına yerleştiriyor (tabii kendi düzenlerince), ben toz alırken onlar oyuncaklarını kaldırıyor.

Düzen kavramı bence en kolay örnek olunarak kazandırılır. Yani çocuğa şunu yap, bunu getir, bunu buraya koy gibi emir cümleleri yerine, sizi o işi yaparken görmesi ve isterse kendisinin de size yardımcı olabileceğini bilmesi en güzel ve en kolay yolu...

Bir de çocuğun kurduğu düzene karışmak ya da karışmamak ikilemi söz konusu. Örneğin onun topladığı yatağı beğenmeyip o görmeden arkasından yatağı tekrar toplamak ya da kitaplarını dizdiği rafı hoş bulmayıp sizin kitapları tekrar dizmeniz gibi. Ben açıkçası buna karşıyım. Bu şekilde çocuğun özgüveninin yaralanacağına inananlardanım. Bu yüzden çocukların kitap rafı yukarıdaki görselde olduğu gibi. Ellemiyorum hiç. Kendileri alıp yine kendileri gönüllerince yerleştiriyorlar. Yani düzeni oluşturmak kadar onu korumak da önemli :)

Daha çok küçükler tabii, burada açıkladığım kadar yoğun ve detaylı düzen dersi çalışmıyoruz evde ama yaşına göre doz ayarlaması yaparak şimdiden belletmek lazım temel kavramları. İleride hem kendilerine hem de annelerine kolaylık olur değil mi ama?

27 Şubat 2014 Perşembe

Işın Kılıcı Düş Yakamızdan!


Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi sürüsüne bereket oyuncak bulmak mümkün değildi. Zaten çok çeşit de yoktu. Almanya'dan gelen kuzenlerimizde et bebekleri gördükçe küçük dilimizi yutardık şaşkınlıktan; o et bebeklerin eskiyince bizim olacağını bilmek de ayrı bir mutluluktu tabii. Biz yine şanslıydık, annem de babam da oyuncak yönünden hiç kısmadılar. Ben de onlara çekmişim demek ki! Benim boyumda bir bez bebeğim vardı masmavi, bir de pembe çay takımları, ne alaka bilmem ama bir ordu dolusu da plastik asker. Biraz daha büyüdükçe barbie bebekler eklendi. Önce ucuz pazar versiyonları ardından da hakikiler :) Ama en sevdiğim oyuncağım rahmetli canım babaannemin pazardan getirdiği plastik beşiğinde uslu uslu sallanan plastik bebeğimdi. Ne bir giysisi vardı ne tek tel saçı ama benimdi ve benim gözümde çok güzeldi...

Şimdi piyasa değişti tabii. Eski pazar oyuncakları kalmadı artık. Pazardaki tezgahlara bakıyorum da çoğu orijinal figür oyuncaklarının Çin Maçin kopyası. Hem uyduruk hem de sağlıksız. Gelin görün ki oyuncak mağazalarında da fiyatlar ateş pahası. Ama çocuk diyoruz, ama bir kez yaşanır diyoruz, aman kalbi kırılmasın diyoruz, aman mutlu olsun diyoruz ve mağazada ne kadar ucube, çirkin, şekilsiz şemalsiz robot, ejderha, uzaylı yaratık varsa dolduruyoruz eve. Evdeki Ben10'leri satsam hiç abartmıyorum rahatlıkla bir reşat alırım kendime :D

Lakin oyuncakları arasında bir oyuncak var ki bir türlü yakamızı kurtaramadık! İlk yazlıkta baş gösterdi bu hastalık. Sahil boyu geziyoruz. Minik minik tezgahlar açılmış renkli mi renkli. Biri de oyuncak tezgahı. Bizimkiler daha 2 yaşında falan. Renkli boruların ucuna kelebek melebek takmışlar satıyorlar 5 liraya. Işık dikkatlerini çekti aldık birer tane. Sonra bunlar üstündeki kelebekleri koparıp aldıkları oyuncakları ışın kılıcı niyetine kullanmaya başladılar. Sonra biz bu oyuncakları İstanbul'a dönerken yazlıkta bıraktık.

Yine bir gün mahalle kırtasiyesine gitmişiz, resim defteri falan alacağız. Al işte yine aynı oyuncak. Benimkiler tutturdu ışın kılıcı isteriz. "Oğlum o ışın kılıcı değil, ne yapacaksınız uyduruk şeyi" dediysem de laf anlatamadım. Aldık yine birer tane. Bunlar öncekilerden de uyduruk çıktı ve iki gün sonra kırılıp çöpü boyladı.

Başka bir gün Cevahir'deki Toyzzshop'dayız. Bizimkiler Star Wars patentli orijinal ışın kılıcının önüne park ettiler. Bu sefer 3 yaşını geçmişler kandırmak ne mümkün. Fiyatına bir bakayım dedim, bakmaz olaydım. Işın kılıcının ışınından gözüm kamaştı yanlış gördüm herhalde dedim. Florasan lambası kıvamındaki bir oyuncağa yalan söylememeyim ama yaklaşık 110 tl gibi bir fiyat biçmişlerdi. Çocukları çekiştire çekiştire çıkardım. Bir taraftan da söyleniyorum "yavrularım ben size mahalledeki elektrikçiden daha güzelini alırım" diye :D

Tesadüf buya o gün de pazar kurulmuş. Tezgah ışın kılıcı dolu. Işıksız ama ses efekti harika. Hem de 5 lira. Aldık geldik eve tabii. Her zamanki gibi gönülleri oldu. Ama ucuz etin yahnisi, birinci gün sesi çıkmaz oldu, ikinci gün sapı kırıldı, son gün de plastik başı eğrildi gitti :/

Geçen hafta yine Toyzzshop'tayız benimkiler bu sefer gidip yine bir Star Wars setinin önüne bağdaş kurmuşlar. İsteriz de isteriz. Efendim içinde ışıklı sesli ışın kılıcı, yine aynı özelliklere sahip ışın tabancası, bir adet uzay telsizi ve bir adet maskesi mevcuttu. Fiyatı da diğeriyle karşılaştırılınca sudan ucuz 29.90 tl. Hemen aldık tabii. Pazar gününden beri ellerinden düşmüyor.

Telefonda annemle konuşuyorum, ona anlattım olanları. "Plastiğe para vermeye pek bir meraklısın" dedi. .."bu çocuklar senin yüzünden tatminsiz olacaklar" dedi..."paran çoksa ver ben değerlendiririm" dedi de dedi! Annem haklı belki de ama benim bu yufka yüreğime söz geçmiyor. Bir kere çocuk olunur diyorum, bütçem yettiğince de mutlu olsunlar istiyorum. Alamayacağımız şeyler olduğunda "hayır"ı da "yok" u da biliyor benim çocuklarım teyzeleri :)))

Neyse çocuklara çok yüklenmeyeyim. Zamanında ben de büyük bir Star Wars hayranıydım ne de olsa :D

Jane Austen Öldü Mü, Issız Acun Kaldı Mı, İmdi Yürek Yırtılır :)

Jane Austen...kadın-erkek arasındaki ilişkileri, aile bağlarını, sosyal düzeni cesur bir kalemle ele alan, yine de döneminde taktir göreme...