27 Aralık 2011 Salı

Yeni Yıl Kitap Listem

2011 okuma yılı olarak pek verimli değildi. Bebeklerimin bütün boş vaktimi alması (hatta dolu olan vaktimi de almaları), ev işi, ofis işi derken elime güzel bir kitap alıp sessiz sakin sayfaların arasında yitip gittiğim anlar pek yok gibiydi. Buna rağmen toplamda 22 kitap okumayı başardım. İşte 2011 kitap listem şu şekilde:
  1. Firarperest - Elif Şafak
  2. Ruhsuz Adam - Nihal Atsız
  3. 9. Hariciye Koğuşu - Peyami Safa
  4. İstanbul (Hatıralar ve Şehir) - Orhan Pamuk
  5. Gülünesi Aşklar - Milan Kundera
  6. Fatih -Harbiye  - Peyami Safa
  7. Yirmici Yüzyılda Paris - Jules Verne
  8. Aylak Adam - Yusuf Atılgan
  9. Gizlidir Bütün Aşklar - Maeve Binchy
  10. Bizim Gizli Bahçemizden - Nermin Bezmen
  11. Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas Mourselas
  12. Çocuğum Yemek Yemiyor - Carlos Gonzales
  13. Fısıltı - Becca Fitzpatrick
  14. Çığlık - Becca Fitzpatrick
  15. Eroinle Dans - Canan Tan
  16. Lüsyen - Can Dündar
  17. Ye, Dua Et, Sev - Elizabeth Gilbert
  18. Sırça Tuzak - Nermin Bezmen
  19. Görünmeyen - Paul Auster
  20. Aşkın Ömrü Evde Uzar - Frederic Beigbeder
  21. İskender -Elif Şafak
  22. Sessizlik  - Becca Fitzpatrick
Kitap listeme şöyle bir dönüp baktığımda Nermin Bezmen'in Bizim Gizli Bahçemizden kitabı gibi beni bezdiren kitapların yanı sıra, İskender gibi beni sürükleyen hatta başka dünyaya taşıyan kitaplar olduğunu görüyorum.

Aşağıda da 2012 kitap listemi veriyorum. Bu, arkadaşlarımın bana tavsiye ettiği ve çeşitli bloglarda kitap yorumlarını okuyup merak ettiğim kitapları derlediğim bir liste.

  1. Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
  2. Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit
  3. Aşk Köpekliktir - Ahmet Ümit
  4. Tutunamayanlar - Oğuz Atay
  5. Bir Gün - David Nicholls
  6. Nietche Ağladığında - Irvin D. Yalom
  7. Martı - Richard Bach
  8. Babamın Bavulu - Orhan Pamuk
  9. Bir Şehre Gidememek - Mario Levi
  10. 19 Saniye - Pierre Charros
  11. Yüzyıllık Yanlızlık - Gabriel Garcia Marquez
  12. Az - Hakan Günday
  13. Shantaram - Gregory David Roberts
  14. Küçük Kırmızı Aşk kitabı - Nilgün
  15. Mino'nun Siyah Gülü - Hüsnü Arkan
  16. Elif - Paulo Coelho
  17. Sahilde Kafka - Haruki Murakami
  18. Kimya Hatun - Saide Kuds
  19. Uyuyana Kadar - S. J. Watson
  20. Islak Güneş - Ayla Kutlu
  21. Kış Günlüğü - Paul Auster
  22. Stefan Zweig - Satranç
  23. İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit
  24. Geride Kalanlar - Paul Scott
  25. Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı
  26. Kötü Hatıra Fotoğrafçısı - Evrim Yağbasan
  27. Cadı - Oylum Yılmaz
  28. Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı
  29. Semerkant - Amin Maalouf
  30. İmkansız Aşklar Evi - Audrey Niffenegger
  31. İnce Memed - Yaşar Kemal
  32. Hayvan Çiftliği - George Orwell
  33. Acımak - Reşat Nuri Güntekin
Listem henüz tamalanmış değil. Tavsiyelere her zaman açığım!

Bu arada yılbaşına kadar yeni bir post yazmaya vaktim olmayabilir. Malum parti hazırlıkları, hediye alışverişi falan derken günler geçiyor. Şimdiden herkesin yeni yılını kutlar bol sağlıklı, bol kazançlı, bol okumalı, bol aşklı bir yıl dilerim!

22 Aralık 2011 Perşembe

Ev Telefonunun İkizlerden Çektiği

Tek çocuklar da ev telefonlarına karşı büyük bir hayranlık ve merak duyar mı yoksa bu durum ikizlere özgü bir vaka mı acaba??!

Benim sincaplarım doğmadan telsiz telefon kullanıyorduk. Çok rahattı. Elimizde odadan odaya gez dolaş konuş. Sonra bebeler doğup hareketlenmeye başlayınca ilk hedefleri bu telsiz telefon oldu. Sıra sıra yere atarak ya da duvarlara çarparak ilk telefonumuzu rahmetli ettik.

Hal böyle olunca yedek olarak tuttuğum eski usul kablolu ev telefonunu bağladık hatta. Valla bebelerim kablo mablo dinlemedi. Önce telefonun makinesini hattan söktüler, ardından ahizesini makineden ayırmayı başardılar. Bütün bunlar olurken ev numarasından bizi arayan eş dost meraklanıp cep telefonlarımızdan bize ulaşmaya çalıştı. Cep telefonlarımız da genelde sessiz modda olduğundan kısa süreli bir panik havası kol gezdi memlekette!


Ev telefonunu sökülebilecek en küçük parçasına kadar ayırmayı başaran ve bunu bir rutin haline getiren bebelerim nihayet bundan da bıktı ve bu sefer de hattın kendisine sardılar. Yukarıdaki fotoğrafta Deniz Bey hat kablosunu küçük kutusundan çıkarıp koparmaya çalışıyor. Bunu farkeden Ege Bey de koşar adım nöbeti devralmaya gidiyor. Biri sıkılınca yaptığı yaramazlığı diğerine devrediyor. Bize de gülsek mi ağlasak mı yoksa kabloların yerini değiştirip yeni bir ev telefonu alsak mı diye karar karar düşünmek kalıyor! :)

20 Aralık 2011 Salı

Kanada'dan esen Hint rüzgarı...

Aslında bu yazımı  7 Aralık günü yazmalıydım. 7 Aralık 2011, Çarşamba. Yaklaşık 3 yıldır tanıdığım aslen Hindistanlı olan ancak Kanada'da yaşayan bir blog arkadaşımla, nihayet kıtaları aşıp buluştuğumuz gün! Ben İngilizce blog yazmaya başladığım günlerde Anjali'nin sitesi'ne rastlamıştım. Okuduğu kitaplardan ve gezdiği ülkelerden bahsettiği çok hoş bir blog. Ardından bloglarımıza bıraktığımız yorumlarla güzel bir arkadaşlık başlattık. Bu güzel arkadaşlığı Twitter ve FB gibi diğer ortamlara da taşıdık. Zamanla ailelerimizin de dahil olduğu bu güzel arkadaşlık sıkı bir dostluğa dönüştü...

Kasım ayında inanılmaz gerçekleşti ve bana Türkiye'ye geleceğini bildirdi. Gerçekten muhteşem bir sürpriz oldu benim için. İstiklal caddesinde buluştuk. Beraberimde annemi ve oğullarımdan birini de (Ege) (Deniz'i araba tuttuğu için teyzesiyle kaldı) görtürdüm. Karşılaşmadan önce çok heyecanlıydım. İngilizce ya da ara ara Hintçe konuşacaktık. Aksanı nasıldı hiçbir fikrim yoktu (daha önce telefonda bile görüşmemiştik). Yola çıktığımda çok gergindim. Öyle ki etrafa yaydığım kötü enerji nedeniyle otobüsümüz bile bozuldu (ya da İETT otobüs bakımlarını ihmal ediyordu). Nihayet Taksim'e vardık. Meşhur buluşma yeri olan Burger King'in önünde sıcacık bir kucaklaşma yaşadık. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu ama bizim özlem dolu sıcak dostluğumuz kasvetli havayı dağıtmıştı bile.

Biraz yürüdük, havadan sudan konuştuk. Yolculuğunun nasıl geçtiğinden bahsetti, benim bebişler hakkında uzun uzun sohbet ettik. O da kızlarını anlattı bana. Anne olmanın zorluklarını, ama eşi benzeri olmayan bir duygu olduğunu. Sonra öğle yemeği yedik. Ardından Türk usulü tatlılar ve kahve. O kadar sıcak kanlıydı ki her gün görüştüğüm, yüz yüze geldiğim arkadaşlarımdan bile daha derin bir sohbete girdik.

Kendisine bu günün anısına üzerinde Mevlana figrü olan nazar boncuklu bir kolye hediye ettim. O da benim ufaklıklara bir çanta dolusu çikolata getirmiş. Bir kısmını yeğenime hediye ettim. Kalanları da (resimdekiler) ufaklıklardan ziyade ben mideye indirdim.
İkimiz hakkında enteresan olan, benim Türk olup Hint kültürüne beslediğim hayranlık  ve onun da bir Hintli olup Türk kültürüne hayranlık duymasıydı. Mesala bizim Duman grubuna aşık kendisi. Üstelik Türkçe öğrenmeye çalışıyor. Tıpkı benim Hintlilerin meşhur aktörü Shah Rukh Khan fanatiği olmam ve 2 yıldır Hintçe'yle uğraşmam gibi...Garip ama muhteşem bir tesadüf bence!

Nihayet ayrılma vakti geldiğinde gerçekten üzüldüm. Çok fazla vakit geçirememiştik ama internette başlayan dostluğumuzu gerçeğe taşımış, iki kültürü birleştirmiş ve muhteşem zaman geçirmiştik!

Kanada gibi soğuk bir ülkeden esen sıcacık Hindistan rüzgarı...ve arkası Musonlar...bakın yağmurlar başladı bile :)

18 Aralık 2011 Pazar

Saklambaç Oynayan Elime Mum Diksin :)

Bugünlerde ikizlerimle ben yeni bir oyun geliştirme çabasındayız: Saklambaç! Oyun eski de, biz bu oyunu birlikte oynama mücadelesi veriyoruz. Oyunu  "saklambaç oynayan elime mum diksin" dizeleri ile başlatıyorum ancak benim dışımda hiç kimse avucuma parmağını koymuş olmuyor. Minik parmaklar ne yapacağını bilmeyen bir çaresizlikle ya havada asılı kalıyor ya da gözümü oymaya çalışıyor :) Mum dikme faslını geçince, ikizlerden biri hemen yatak odasına yatağın yanına saklanmaya çalışıyor (sabit yeri, başka yere girmedi henüz), diğeri kararsız odadan odaya dolanıyor. 2 dakika sonra birini yatağın yanında avlamış oluyorum, çığlık çığlığa kaçıyor o da. Saklambaç yakalama oyununa dönüşüyor. Diğeri ise odadan odaya dolanırken ne yaptığını çoktan unutmuş, salonda oyuncak atıyla oynamaya başlamış bile!
Geçen akşam, yine salonda oyuncaklarımızla oynarken, bir ara televizyona dalmışım (Feriha Emir'le otele gidiyordu o sıra). Bir de baktım yanımda kimse kalmamış, oyuncaklarla başbaşayım. Az sonra anladım ki benim iki sincabım saklambaç oynamaya çalışıyor! Biri zigon sehpanın en dar yerine girmiş yarı beline kadar, diğeri de onu çekiştiriyor kendi girmek için :) 

Ben de ayan beyan meydanda olan sehba eşliğindeki iki minik cüsseyi görmemiş gibi yapıp "aaa nerede bunlar, parka mı kaçtılar, bakkala mı gittiler" diye ayak yapmaya başladım hemen! Sonunda babamız gelip hepimizi buldu da rahat ettik :)) 

15 Aralık 2011 Perşembe

İzlemek istiyorum...

Bugün bir kaçamak yapıp eşimle dışarıda yemek yedik. Ardından da Starbucks'ta bi' kahve molası verdik. Romantik akşam yemeğimiz sonuna doğru (teyzelerine bıraktığımız ikizlere olan özlemimizin 2 saat içinde devasa boyutlara ulaşması ve onların yanında olmayışımın verdiği vicdani huzursuzluk nedeni ile) çılgın oyuncak alışverişi ve çocuk kitapları koleksiyonu ile sonlandı. Halbuki akşamın başlangıcında 'Acaba sinemaya da gider miyiz' diye soruyordum kendime...Sanırım tüm çocuklu annelerin sorunu bu. Bedenen nerede olursanız olun, fikriniz ve zikriniz hep çocuklar!

Bu arada itiraf edeyim 18 aydır, yani ikizlerim doğduğundan beri, sinemaya gitmedim. 2 saat boyunca kedimi karanlık bir salona ve alıcılarımı dış dünyaya kapatacak kadar henüz bebeklerimden ayrı kalamıyorum. Annemle bir iki kez DVD keyfimiz oldu. Hepsi bu. Tabi bu arada vizyonu takip edemedim ancak 2 filmi izlenecekler kısmına not ettim...
Birincisi "Şafak Vakti". Alacakaranlık serisinin son filmi. Dört kitabın tamamını okudum ve serinin ilk üç filmini izledim. Dolayısıyla bu filmi izlemem kaçınılmaz oldu. Hele de sıkı bir Edward Cullen fanatiği iken bu filmi izlemezsem çok ayıp olur!!!
İkincisi "Bir Gün". Film hakkında pek bir filrim yok aslında. Filmin adından çok fazla bahsedilince ve bir aşk filmi olduğunu duyunca görsem iyi olur dedim kendi kendime. Kitabını da aldım. Filmi, kitabı bitirdikten sonra izlemeyi planlıyorum...

Bakalım gelecek günler planlarımı gerçekleştirebilmem için bana yeterince zaman bahşedecek mi...Bu filmleri izlediyseniz lütfen bana yorum bırakın. Sıkıcıysalar en azından değerli vaktimi harcamayayım...Herkese iyi seyirler :)

13 Aralık 2011 Salı

İskender -Elif Şafak

'Elif Şafak' adı beni her zaman şaşırtmıştır. Bu kadın bu kadar şeyi nasıl biliyor, bu kadar şeyi nasıl uyduruyor/hayal ediyor, hayal gücünün duvarları yok mu, bir sınırı/soluğu yok mu, nasıl bu kadar akıcı/etkileyici/hafızaya tutunucu/kalbe işleyen/zihne nakşedilen/umutlandıran/sevdiren/üzen/mutlu kılan (listem sonsuza kadar uzayabilir) satırlar üretebiliyor?!! Neredeyse bütün kitaplarını okudum ancak bilmeceyi halen çözemedim.

Bit Palas ve Med-Cezir dışındaki bütün kitaplarını hafızama çoktan kazıdım. Med-Cezir'i hiç elime almadım. Bit Palas'a da başladım ancak 100. sayfada çeşitli nedenlerden ötürü ara vermek durumunda kaldım ve bir daha da sıra gelmedi. En çok etkilendiğim kitabı 'Aşk'. Bu kitabın yeri bende bir başka, başucu kitabım oldu desem yeridir. Hatta bununla ilgili kendisine bir mail attım ve asistanından (kendisi o ara İngiltere'de İskender'i yazmakla meşguldü) çok nazik bir cevap aldım.

Gelelim İskender'e! Kitap piyasaya ilk çıktığında kitabın adını nedense itici bulmuştum. Belki de önyargılıydım. Aşk'tan sonra hiçbir kitabını beğenemem gibi hissettim. Dolayısıyla kitabı çıkar çıkmaz aldım ama okumaya cesaret edemedim. Bir kaç gün bekledi baş ucumda, ta ki ben önyargılarımdan kurtulup kendimi hazır hissene dek.

Kitabın bu kadar muhteşem olduğunu bilseydim, daha kitapçıda başlardım okumaya. Burada konusundan bahsetmeyeceğim ya da bir özet vermeyeceğim. Büyüsü kaçmasın. Ama şunu belirtmeliyim, kusursuz bir olay örgüsü var İskender'in. Labirent gibi karmakarışık gözüken olaylar, bir anda tereyağından kıl çeker gibi çözülüveriyor. Çok fazla karakter göze çarpıyor. Ama hiçbiri geri planda kalmıyor. Her bir kahraman kendine has özellikleriyle kendi izini bırakmış oluyor siz kitabın son sayfasını çevirip de arkanıza yaslandığınızda. Bir solukta okunabilen bir kitap olmuş İskender. Ben bile, ikizlerime rağmen, zaman yaratıp 2-3 günde bitirmeyi başardım bu kitabı. Ne diyeyim ki?! Ellerine sağlık Elif Şafak!

5 üzerinden 5 verdiğim bu kitabı, siz de kendinizi hazır hissettiğinizde alıp okuyun derim :)

8 Aralık 2011 Perşembe

Mini Alışveriş

Bugün annemin bizimle son günüydü. Kendisi yarın ne yazıkki memlekete dönüyor. Artık kim bilir ne zaman gelir ziyaretimize :( son günümüzü de boş geçirmeyelim dedik. İkizlerden birini alıp (bu aralar sırayla dışarı çıkarmaya başladık) düştük Cevahir yollarına (İstanbul'da yaşayanlar bu alışveriş merkezini bilir). Aslında amacımız anneme kaban bakmaktı ama annem zevkine göre bir şey bulamadı. Bu esnada hiç bir şey almayacak olan ben kaşla göz arası bir kaç parça eşya satınalmışım yine. İkizlere arkadaşım tavşancık kitabı ve pijama takımı, kendime de Koton'dan (%50 indirim vardı) siyah triko bir kazak (kışın siyah vazgeçilmezimdir) ve Pastel marka bir pudra.

Aslında Pudra markası olarak Carmina 07'yi tercih ediyordum ama o da piyasadan kaldırılmış. Elimde olan son kutuyu da ikizlerim yere düşürüp paramparça etti. Kozmetik mağazasındaki bayan bana Pastel'i önerdi. Tenimin rengine çok yakın olan 35 numarayı tercih ettim. Sürüşü, dokunuşu oldukça yumuşak. Kullandığım kozmetiklerimin markasını kolay kolay değiştirmem. Ama mecbur kalınca yapacak bir şey yok! Umarım Pastel'den memnun kalırım. Sonucu en yakın zamanda bildirmek üzere. Herkese iyi alışverişler :)

5 Aralık 2011 Pazartesi

Bir Cumartesi Hikayesi

İkizlerime hamile kaldığım andan itibaren annem ve teyzemler dahil neredeyse bütün tanıdıklarım "Çok şanslısın, bir taşla iki kuş vurdun, üstelik ikizler melekler kadar uslu olur" şeklinde yorum yapmışlardı. Bütün bu yorumların ne yazık ki zavallı ikiz annelerini teselli etmek için yapıldığını ancak bebeklerimi dünyaya getirdiğimde anladım. Bebek bekleyen veya böyle bir niyeti olan ebeveynlere buradan açık ve net bir şekilde seslenmek istiyorum: HAYIR, İKİZLER USLU DEĞİLDİR! Hele ikisi de oğlan olmuşsa vay halinize :)

Bu Cumartesi havanın güzel olmasını bir fırsat bilip vurduk kendimizi yollara...tabi öncesinde 1,5 saat kadar bebeklerin doyurulması, alt değiştirme, ikisinin giydirilmesi, benim, eşimin ve anneannemizin hazırlanması, bebek çantası hazırlanması, vs. sürdü. Ardından durakta taksi kalmadığından 15-20 dk. taksi bekledik (Her yere en az 3 yetişkin ile gidebildiğimizden, ikizlerim henüz otobüs veya minibüse binmedi). Taksiye binip daha 10 dk. yol alamamışken 2 nolu bebeğimi araba tuttu, başladı ağlamaya ve hedefimiz olan Metrocity'e varana kadar ağladı (bu sefer şeker ya da sakız (onun deyimiyle gagı) işe yaramadı). Alışveriş merkezine girip 2 nolu bebeğin ihtiyacı olan bir çift ayakkabıyı yeni almıştık ki bu sefer ikisi birden patates kızartması diye tutturdu. Aldığımız patatesleri ağızları dışında her yerlerine süren bebeklerim daha üçüncü patateste sıkıldılar. 1 nolu bebek yürüyen merdivenlerde attığı 5 turun ardından yine de bu merdivenlerde kalmak için yerlere yatarak ağladı; bu esnada 2 nolu bebek yan masada gördüğü balon sebebiyle zaten ağlamaktaydı. En yakın kitapevine sokularak susturulan 2 nolu bebek bu sefer de oradan çıkmamak için tutturdu; bu esnada 1 nolu bebek halen yürüyen merdivenlerde başı dönmüş olan annesi ile inip çıkmaktaydı.

Sonunda ne mi oldu? Sadece bir mağaza gezmiş ve yarım yamalak birer hamburger atıştırmış olan biz ebeveynler bebekler halen ağlar vaziyetteyken en yakın taksiye atlayıp evin yolunu tuttuk! Tek tesellim eve geldiklerinde (bu kez melekler gibi) uykuya dalmalarıydı...

Ve bir Cumartesi daha böyle geçti :)

2 Aralık 2011 Cuma

Aşkın Ömrü Evde Uzar -Frederic Beigbeder

Geçenlerde kitaplığımda ne var ne yok diye bakınırken bu kitap geçti elime. Daha önce okuduğumu hatırlıyordum ama ne konusunu ne de kahramanlarını anımsadım. Hadi dedim bir tekrar yapalım, gömülelim kitaba çikolatalı cappucino eşliğinde...içecek güzeldi de kitabın daha ilk sayfasında karalar bağladım 'hay başlamaz olaydım' diye. Ne yazık ki başladığı kitabı yarım bırakmayanlardanım. Çekilecek cilemiz varmış. Kısacık kitap (108 sayfa) benim elimde 32 ciltlik Meydan Larousse'a dönüştü, bitmek bilmedi.

Kitabın konusuna gelince,   "Son zamanların en snop kitabı hangisi? Hiç tereddütsüz alkolik, nihilist ve sarkastik bir acemi çapkının kaşla göz arasında çiziktirdiği Aşkın Ömrü Evde Uzar" diyor Le Monde kitabın arka kapağında. Bana sorarsanız (ben bu kitaba o kadar iyimser yaklaşmayacağım) akli dengesini yitirmiş ya da kişilik bulanımına düşmüş birinin anlamsız zırvalamaları olarak tasvir edebilirim. Karakterler zayıf, akılda kalmayan, hayatınızda hiç bir iz bırakmayan kaypak ve kaygan kahramanlar kol geziyor kitapta.

Kitabı (tekrar) bitirdiğimde, eee ne oldu şimdi dedim kendi kendime, hani ana fikir, hani her kitap sonunda gönlümüzde yer eden satırlar, hani kitaba bahşettiğim değerli vaktimin karşılığı?! Belki de kitabın anlamı satır aralarındadır da ben onları göremeyecek kadar zaman kıtlığı içinde ve yorgunumdur.

5 üzerinden 1 verdiğim bu kitabı vakit kaybı olarak değerlendiriyorum. Siz bu kitabı okuduysanız ve sizi etkileyen kısımları olduysa lütfen nedeniyle birlikte bana yazın. Yok okumadım diyorsanız, ne demişler renkler ve zevkler tartışılmaz, okuyup okumama kararı sizin :)

Jane Austen Öldü Mü, Issız Acun Kaldı Mı, İmdi Yürek Yırtılır :)

Jane Austen...kadın-erkek arasındaki ilişkileri, aile bağlarını, sosyal düzeni cesur bir kalemle ele alan, yine de döneminde taktir göreme...